Göç Baskısının Yön Değiştirdiği Dönem: Avrupa’nın Yeni Sınır Rejimi ve Türkiye İçin Çok Katmanlı Riskler
Yönetici Özeti
15 Mayıs–12 Haziran 2026 döneminin temel stratejik özelliği, küresel zorla yerinden edilme kapasitesinin tarihsel olarak yüksek seviyesini korumasına karşılık Avrupa’nın göç ve iltica rejimini daha seçici, dijital, hızlandırılmış ve geri dönüş odaklı bir yapıya dönüştürmesidir. Dünya genelindeki zorla yerinden edilmiş nüfusun 2025 sonunda 117,8 milyon seviyesinde bulunması, göç baskısının ortadan kalkmadığını; yalnızca Avrupa’ya ulaşan başvuruların ve tespit edilen geçişlerin belirli güzergâhlarda gerilediğini göstermektedir. (https://www.unhcr.org/about-unhcr/overview/figures-glance?utm_source). Dolayısıyla Avrupa’daki sayısal düşüş, küresel hareketlilik kaynaklarının zayıfladığı şeklinde yorumlanmamalıdır. Asıl dönüşüm, kriz bölgelerinden doğan baskının Avrupa sınırlarına ulaşmadan transit ve kaynak ülkelerde tutulmasına dayanan dışsallaştırma politikasının daha kurumsal hâle getirme ve desteklenmesidir.
Avrupa Birliği Göç ve İltica Paktı’nın 12 Haziran 2026 itibarıyla ( http://home-affairs.ec.europa.eu/news/new-migration-and-asylum-rules-enter-application-what-changing-2026-06-12_en ) uygulanmaya başlaması ve aynı dönemde ortak geri dönüş sistemine ilişkin siyasi uzlaşı sağlanması (https://www.consilium.europa.eu/de/press/press-releases/2026/06/01/council-and-parliament-reach-deal-on-returns-of-illegally-staying-third-country-nationals/ ), Avrupa göç yönetiminde caydırıcılık doktrininin istisnai tedbir olmaktan çıkıp kalıcı idari mimariye dönüştüğünü göstermektedir. Dış sınır taraması, hızlandırılmış sınır prosedürleri, Eurodac’ın genişleyen kullanımı, Avrupa Dönüş Emri ve üçüncü ülkelerde kurulabilecek geri dönüş merkezleri; koruma, güvenlik ve geri gönderme süreçlerini aynı operasyonel zincir içinde birleştirmektedir. Yunanistan’ın reddedilen sığınmacıların daha hızlı gönderilmesine ve AB dışı merkezlerin kullanılmasına yönelik düzenlemesi, Birlik düzeyindeki yaklaşımın ulusal mevzuatlara kısa sürede yansıdığını ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin çevresindeki kriz kuşağı ise eşzamanlı olarak genişlemektedir. Gazze ve Batı Şeria’daki zorunlu yer değiştirmeler, Lübnan’da bir milyonu aşan yerinden edilme, İran merkezli savaş dinamiklerinin doğurduğu yoğun sınır hareketliliği, Afganların İran’dan zorla veya baskı altında geri dönüşü ve Suriye’nin geri dönen nüfusu karşılama kapasitesine ilişkin belirsizlikler, Türkiye açısından tek yönlü değil çok etkenli bir baskı üretmektedir. Henüz Türkiye’ye yönelen kitlesel bir göç yoktur; ancak farklı kriz alanlarının aynı anda hareketlilik üretmesi, klasik göç güzergahı veya hedefi yerine; parçalı, hızlı rota değiştirebilen ve kısa sürede kapasite aşımına yol açabilecek bir risk yapısına bırakmasına neden olmaktadır.
Dönemin dördüncü belirleyici unsuru, göçmen kaçakçılığının sınır ihlaline aracılık eden basit taşıma faaliyetinden çıkarak dijital haberleşme, sahte belge üretimi, çevrim içi satış, deniz lojistiği, yakıt ikmali, iç nakil ve küçük hücre yapılanmalarını birleştiren profesyonel bir suç ekosistemine dönüşmesidir. Türkiye’nin drone kapasitesini genişletmesi ve son dönemde yürütülen operasyonlar, devletin sınır hattı ile iç güvenlik alanını birlikte ele almaya başladığını göstermektedir. Buna rağmen yalnızca fiziki sınırın güçlendirilmesi yeterli olmayacaktır. Artan sınır baskısı, suç ağlarını hava yolu, sahte belge, küçük tekneler, iç lojistik ve yasal görünüm altında gerçekleştirilen geçişlere yönlendirebilir. Önümüzdeki dönemde sınır güvenliğinin başarısı, teknolojik gözetim kadar finansal istihbarat, dijital delil analizi, belge doğrulama ve uluslararası operasyonel iş birliği kapasitesine bağlı olacaktır.
Küresel Göç Görünümü
Küresel göç görünümü, ilk bakışta birbiriyle çelişen iki eğilimin eşzamanlı ilerlediği bir döneme işaret etmektedir. Bir tarafta dünya genelinde zorla yerinden edilmiş nüfus 117,8 milyon seviyesinde kalmakta, mülteci nüfusu 41,6 milyon olarak ölçülmekte ve Sudan, Orta Doğu, Sahel ve Afganistan çevresindeki krizler milyonlarca insanı koruma ihtiyacı içinde bırakmaktadır. Diğer tarafta EU+ ülkelerinde uluslararası koruma başvuruları yaklaşık 0,8 milyona gerilemiş, Avrupa dış sınırlarında tespit edilen düzensiz geçişlerde belirgin düşüş bildirilmiştir ( https://www.unhcr.org/about-unhcr/overview/figures-glance?utm_source ). Bu fark, hareketliliğin kaynaklarının zayıflamasından çok erişim kanallarının daralması, gözetim kapasitesinin artması ve göçün Avrupa’nın yakın çevresinde tutulma politikası ile açıklamak gerekir.
Küresel sistemde yerinden edilme ile sınır aşan göç arasındaki ilişki doğrusal değildir. Her yerinden edilen kişi başka bir ülkeye geçmemekte; önemli bir bölümü ülke içinde, komşu ülkelerde veya geçici kabul alanlarında kalmaktadır. Gazze, Lübnan, İran ve Sudan örnekleri, önce iç yerinden edilmenin büyüdüğünü, ardından ekonomik kaynakların tükenmesi, geri dönüş imkânının ortadan kalkması ve insani yardımın yetersizleşmesi hâlinde sınır aşan ikincil hareketliliğin başladığını göstermektedir. Bu nedenle yalnızca sınır geçişi sayılarının izlenmesi, yaklaşan göç baskısını geç fark etmeye yol açabilir. Erken uyarı sistemleri; barınma kapasitesi, gıda güvenliği, toplu tahliye emirleri, geri dönüşlerin sürdürülebilirliği ve insani yardım finansmanı gibi öncül göstergeleri içermelidir.
Göçün güvenlikleştirilmesi, incelenen dönemde küresel politika eğiliminin merkezine yerleşmiştir. Devletler göçü giderek yalnızca insani koruma veya iş gücü hareketliliği konusu olarak değil; kamu düzeni, sınır egemenliği, organize suç, terörizm, ekonomik kapasite ve toplumsal uyum başlıklarını bir araya getiren çok boyutlu bir güvenlik alanı olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım, devlet kapasitesini güçlendirebilse de korumaya erişim ile caydırıcılık arasındaki sınırı belirsizleştirmektedir. Hızlandırılmış sınır prosedürleri ve güvenli üçüncü ülke mekanizmaları, idari etkinlik sağlarken bireysel koruma ihtiyacının yeterince incelenmemesi ve geri göndermeme ilkesinin aşındırılması riskini de taşımaktadır.
Küresel eğilimlerin ikinci doktrinel boyutu, göç yönetiminin coğrafi olarak dışsallaştırılmasıdır. Avrupa’nın üçüncü ülkelerde geri dönüş merkezleri kurma, transit ülkelerle sınır ve geri kabul iş birliğini artırma ve Frontex operasyonlarını aday veya komşu ülkelere genişletme yönelimi, sınırın artık yalnızca devletin fiziksel hududunda başlamadığını göstermektedir. Modern sınır yönetimi; vize başvurusundan hava yolu yolcu verilerine, kaynak ülkelerdeki kalkınma projelerinden transit ülkelerdeki kolluk operasyonlarına kadar uzanan katmanlı bir kontrol alanına dönüşmektedir. Bu model, hareketliliği (Avrupa nezdinde) kısa vadede azaltabilir; ancak krizlerin temel nedenlerini çözmediği takdirde göçmenleri daha tehlikeli rotalara ve daha profesyonel kaçakçılık ağlarına yönlendirebilir.
Bölgesel Kriz Alanları ve Göç Baskıları
Orta Doğu
Orta Doğu, incelediğimiz döneminde Türkiye açısından en yakın ve en yüksek yoğunluklu göç risk alanı olmayı sürdürmüştür. Gazze’de nüfusun giderek daralan bir alana sıkışması, Batı Şeria’da 33 binden fazla Filistinli mültecinin ( https://www.unrwa.org/newsroom/official-statements/large-scale-forced-displacement-west-bank-impacts-40000-people?utm_source ) uzun süreli yerinden edilmiş durumda bulunması ve yerleşimci şiddetiyle bağlantılı yeni tahliyeler, hareketliliği geçici savaş içi yer değiştirme olmaktan çıkararak kalıcı koruma sorununa dönüştürmektedir. Filistin sahasında sınırların kapalı veya sınırlı olması, büyük ölçekli sınır aşan hareketliliği şimdilik engellese de nüfusun barınma, geçim ve sağlık kapasitesinin aşınması ilerleyen dönemde Mısır, Ürdün ve daha uzak koruma sistemleri üzerinde baskı yaratabilir.
Lübnan’daki gelişmeler daha doğrudan bir bölgesel yayılma potansiyeli taşımaktadır. Bir milyondan fazla kişinin yerinden edilmesi, yüz binlerce insanın toplu barınma alanlarına bağımlı hâle gelmesi ve altyapı tahribatının geri dönüşleri yavaşlatması, ülkenin kırılgan kamu hizmetleri üzerinde kapasite aşımı riski doğurmaktadır. Lübnan aynı zamanda önemli bir Suriyeli nüfusa ev sahipliği yaptığı için çatışmalar yalnızca Lübnan vatandaşlarını değil, daha önce yerinden edilmiş toplulukları da yeniden hareket etmeye zorlamaktadır. Bu durum, “yeniden yerinden edilme” olgusunu güçlendirmekte; bir krizden kaçmış nüfusun yeni bir çatışma nedeniyle ikinci veya üçüncü kez hareket etmesine yol açmaktadır.
Lübnan’dan Suriye’ye UNHCR ve IOM destekli organize dönüşlerin hızlanması, bölgesel hareketliliğin yönünü geçici olarak tersine çevirmektedir. Ancak geri dönüş sayısındaki artış tek başına kalıcı çözüm göstergesi değildir. Suriye’nin konut, altyapı, güvenlik, temel hizmet ve istihdam kapasitesi geri dönen nüfusla aynı hızda güçlenmezse, devam eden süreçte tekrar dönüşler yaşanacaktır. Bende sahada bu şekilde dönüş yapmış insanlarla karşılaştığım olmuştur. Bu nedenle dönüş politikasının başarısı, sınırı geçen kişi sayısından çok geri dönenlerin altı ve on iki ay sonraki verileriyle ölçülmelidir.
İran merkezli savaş dinamikleri, Türkiye’nin doğu sınırı bakımından farklı nitelikte bir risk üretmektedir. Yüz binlerle ifade edilen giriş ve geri dönüş hareketleri büyük ölçüde düzenli, kısa süreli, ailevi veya ticari amaçlı görünmekte; henüz kitlesel düzensiz akına dönüşmemektedir. Bununla birlikte yüksek hacimli düzenli hareketlilik, İran’daki güvenlik veya idari düzenin daha ağır biçimde bozulması hâlinde kısa sürede koruma arayışına dönüşebilecek bir nüfus bulunduğunu göstermektedir. İran’ın aynı zamanda milyonlarca Afgan için ev sahibi ve transit ülke olması, ülkedeki herhangi bir kırılmanın yalnızca İran vatandaşlarını değil Afgan nüfusu da Türkiye yönüne itebilecek çift katmanlı bir risk taşımasına neden olmaktadır. Halihazırda İran ülkesini kullanarak ülkemize geçiş yapan Afganistan vatandaşları, burada oluşacak olan yönetim boşluğu ile sayılarını artırabilecekleri gibi aynı zamanda rota kayması sebebiyle Irak vb. ülkelere de yönelmeleri ihtimaldir.
Afrika
Afrika’daki hareketlilik baskısı Sudan, Sahel ve Libya eksenlerinde birbirini tamamlayan üç farklı kriz dinamiği üzerinden şekillenmektedir. Sudan’da savaşın yol açtığı geniş çaplı yerinden edilme, 19,5 milyon kişinin yüksek düzeyde akut gıda güvensizliği yaşaması ( https://www.ipcinfo.org/ipc-country-analysis/details-map/en/c/1163315/?utm_source ) ve bazı bölgelerde kıtlık riskinin büyümesi, hareketliliği yalnızca güvenlik tehdidiyle değil yaşamın fiziksel olarak sürdürülememesiyle beslemektedir. Savaş, açlık ve insani yardım yetersizliğinin birleşmesi, insanların önce ülke içindeki merkezlere, ardından Çad, Mısır, Libya, Güney Sudan ve Etiyopya gibi komşu ülkelere yönelmesine neden olmaktadır.
Sudan kaynaklı nüfus hareketlerinin Türkiye’ye doğrudan ve kısa vadede kitlesel bir akış üretmesi düşük ihtimaldir. Buna karşılık hareketlerin Libya ve Mısır üzerinden Akdeniz güzergâhlarına eklenmesi, Avrupa’nın sınır güvenliği politikalarını sertleştirerek Türkiye’yi dolaylı biçimde etkilemektedir. Orta Akdeniz’deki baskı arttıkça AB, Kuzey Afrika ülkeleriyle daha kapsamlı önleme anlaşmaları yapmakta; bu rotada sıkışan hareketlilik ise Girit, Doğu Akdeniz veya Balkanlar gibi alternatif güzergâhlara kayabilmektedir. Türkiye açısından Afrika kaynaklı risk, doğrudan varıştan çok Akdeniz’deki rota rekabeti ve Avrupa’nın dışsallaştırma taleplerinin artması üzerinden ortaya çıkmaktadır. Akdeniz de yaşanacak her türlü kaçakçılık ve insani dramlar ülkemizi doğrudan ilgilendirmektedir.
Sahel’de yaklaşık beş milyon kişiyi ilgilendiren koruma ve yerinden edilme tablosu, bölgenin geçici bir insani krizden yapısal göç üretim alanına dönüştüğünü göstermektedir. Devlet otoritesinin zayıflaması, askerî yönetimler, silahlı grupların alan hâkimiyeti, iklim baskısı, geçim kaynaklarının kaybı ve insani finansman açığı; nüfus hareketliliğini sürekli yeniden üreten bir güvenlik ekonomisi yaratmaktadır. Bu şartlarda kaçakçılık ağları yalnızca insan taşımamakta, güvenli güzergâh, barınma, sahte belge ve sınır geçişi sağlayan alternatif otorite yapıları hâline gelmektedir.
Libya, Afrika kaynaklı hareketliliğin Akdeniz’e açılan en kritik düğümü olmayı sürdürmektedir. Ülkedeki göçmen karşıtı protestolar ve dezenformasyon, uluslararası koruma alanını daraltırken göçmenlerin keyfî gözaltı, zorla çalıştırma, şiddet ve kaçakçılık ağlarına bağımlı hâle gelme riskini artırmaktadır. Malta açıklarındaki tekne faciası, sınır kontrolleri sıkılaştıkça deniz geçişlerinin ortadan kalkmadığını; daha güvensiz araçlar ve daha uzun rotalar üzerinden sürdüğünü göstermektedir. Libya-Girit hattının güçlenmesi, Doğu Akdeniz ile Orta Akdeniz arasındaki operasyonel ayrımın giderek zayıflamasına neden olabilir.
Asya
Asya’daki en önemli hareketlilik baskısı, İran’ın Afgan nüfusa yönelik geri dönüş ve sınır dışı uygulamalarının hızlanmasıyla ortaya çıkmıştır. 2026 içerisinde İran’dan Afganistan’a dönenlerin büyük bölümünün deport niteliğinde olması, hareketliliğin gönüllü ve planlı bir geri dönüşten çok zorlayıcı koşullar altında gerçekleştiğini göstermektedir. Afganistan’ın ekonomik kapasitesi, istihdam imkânları, barınma stoku ve insani yardım erişimi bu hacmi karşılayabilecek düzeyde değildir. Bu nedenle geri dönen nüfusun bir bölümü Afganistan’da kalıcı olarak yerleşmek yerine yeni bir göç planı geliştirmektedir.
İran-Afganistan hattındaki geri dönüşler, Türkiye açısından gecikmeli bir risk mekanizması üretmektedir. İlk aşamada insanlar İran’dan Afganistan’a gönderilmekte; ikinci aşamada geçim ve güvenlik koşullarının yetersizliği yeniden İran’a, Pakistan’a veya daha batıdaki ülkelere yönelmelerine yol açabilmektedir. Türkiye’ye ulaşma süreci zaman aldığı için sınır istatistiklerinde erken dönemde belirgin artış görülmeyebilir. Buna rağmen İran’dan Afganistan’a yönelik deport sayıları, Türkiye’nin doğu sınırı bakımından üç ila dokuz aylık hareketlilik baskısını öngörmede kullanılabilecek öncü göstergeler arasındadır.
Asya kaynaklı hareketlilikte su, enerji ve geçim krizleri çatışma kadar belirleyici hâle gelmektedir. Afganistan ve İran’daki su sıkıntısı, tarımsal üretimin gerilemesi, enerji kesintileri ve fiyat artışları; doğrudan göç kararı vermeyen nüfusun dayanıklılığını azaltmaktadır. Güvenlik ortamında yaşanacak yeni bir bozulma, ekonomik tamponlarını kaybetmiş geniş toplulukların daha hızlı hareket etmesine yol açabilir. Bu nedenle iklim ve kaynak baskılarının yalnızca çevresel sorun değil, sınır güvenliği açısından tehdit çarpanı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
Avrupa
Avrupa’daki siyasi iklim, göç yönetiminin koruma ve dayanışma boyutundan geri dönüş, sınır prosedürü ve caydırıcılık boyutuna doğru belirgin biçimde kaydığını göstermektedir. EU+ ülkelerinde başvuruların ikinci yıl üst üste gerilemesi, siyasal tartışmayı yumuşatmamış; aksine hükümetlere daha sıkı tedbirlerin etkili olduğu iddiasını geliştirme imkânı vermiştir. Bu yaklaşım, düşük başvuru dönemini iltica kapasitesini güçlendirmek için kullanmak yerine sınır erişimini daha fazla daraltan politikaların meşrulaştırılmasına yol açabilir.
Avrupa Birliği Göç ve İltica Paktı, sorumluluk ve dayanışma arasında yeni bir kurumsal denge kurmayı hedeflemektedir. Ancak dış sınır taraması, hızlandırılmış inceleme ve sınırda tutma mekanizmaları, ilk varış ülkeleri üzerindeki operasyonel yükü tamamen ortadan kaldırmamaktadır. Dayanışma havuzunun etkili çalışmaması veya üye ülkelerin yük paylaşımında isteksiz davranması hâlinde Yunanistan, İtalya, İspanya ve diğer dış sınır ülkeleri daha sert ulusal tedbirlere yönelebilir. Bu durum, Ege ve Akdeniz’de geri itme politikasıyla gündeme gelen ülkelerin, yükümlülükler karşısındaki tavrını sorgulatır.
Avrupa’nın göç politikasında güvenli üçüncü ülke ve geri dönüş merkezi kavramlarının öne çıkması, kıtanın coğrafi sınırını hukuken ve operasyonel olarak dışarıya taşımaktadır. Göçmenin AB topraklarına ulaşmadan önce durdurulması veya AB’de reddedildikten sonra vatandaşı olmadığı bir üçüncü ülkeye gönderilmesi, göç yönetiminin mali ve siyasi yükünü ortak ülkelere aktarmaktadır. Ancak üçüncü ülkelerdeki merkezlerin denetimi, hukuki sorumluluğu, geri göndermeme ilkesi ve kişilerin uzun süre belirsiz statüde kalması, düzenlemelerin normatif zeminini tartışmalı hâle getirecektir.
Avrupa’daki sertleşme, Türkiye’nin yalnızca göç veren veya transit ülke olarak değil Avrupa sınır rejiminin ileri karakollarından biri şeklinde değerlendirilmesi riskini artırmaktadır. Avrupa kurumları düzensiz geçişlerdeki azalmayı sürdürmek için Türkiye’den Ege, Doğu Akdeniz ve Balkan güzergâhlarında daha yoğun önleme, veri paylaşımı ve geri kabul iş birliği talep edebilir. Türkiye açısından temel mesele, iş birliğini bütünüyle reddetmek veya koşulsuz kabul etmek değil; mali destek, vize kolaylığı, düzenli göç kanalları ve yük paylaşımını içeren dengeli bir müzakere çerçevesi oluşturmaktır. Yani siyasi, ekonomik ve toplumsal kazanımlar elde etmek olmalıdır. Halihazırda Avrupa ülkelerinde artan Milliyetçilik de eklendiğinde alınacak politika kararlar ve göçmenlere bakış bu müzakerelerde Türkiye’nin elini güçlendirecektir kanaatindeyim.
İnsan Kaçakçılığı, Organize Suç ve Yeni Göç Rotaları
Son bir aylık dönem, göçmen kaçakçılığının sınır hattında faaliyet gösteren yerel gruplardan çok uluslararası bağlantılara sahip uzmanlaşmış suç ağları tarafından yürütüldüğünü göstermektedir. Cezayir-İspanya hattındaki operasyonda deniz aracı, yakıt ve kıyı lojistiği sağlayan unsurların hedef alınması, kaçakçılığın taşıma faaliyetinden önce başlayan kapsamlı bir tedarik zincirine dayandığını ortaya koymaktadır. Teknelerin temini, motor ve yakıt ikmali, geçici barınma, gözcülük, dijital iletişim ve varış noktasındaki karşılama unsurları birbirinden bağımsız hücreler şeklinde çalışabilmektedir.
İspanya’da yaklaşık 800 kimlik belgesinin ele geçirildiği sahte belge yapılanması ( https://www.europol.europa.eu/media-press/newsroom/news/fake-document-factory-dismantled-in-spain-around-800-ids-seized?utm_source ), düzensiz göç ile belge sahteciliği arasındaki ilişkinin dijital platformlar üzerinden güçlendiğini göstermektedir. Sahte belgeler yalnızca sınır geçişinde değil, uçuş rezervasyonu, otel kaydı, araç kiralama, banka hesabı açma, çalışma hayatına giriş ve Schengen içinde ikincil hareket için kullanılabilmektedir. Bu nedenle belge sahteciliği, sınır güvenliğini aştıktan sonra da kamu düzenini ve mali sistemi etkileyen sürekli bir tehdit oluşturmaktadır. Son dönemde ülkemizde de sahada bu durumla karşılaşmaya başladığımızı bildirmek isterim. Özellikle açık kaynaklara yansıyan haberlerde, biriminizin bu konular üzerine gittiği görülmektedir.
Sınırlar sıkılaştıkça suç ağları ortadan kalkmamakta, hizmetlerini farklılaştırmaktadır. Fiziki sınırdan geçiş zorlaştığında sahte vize, sahte oturum kartı, gerçek belgenin benzer kişiye kullandırılması, hava yolu transit suiistimali ve küçük gruplar hâlinde iç nakil yöntemleri daha cazip hâle gelmektedir. Bu uyarlanma kapasitesi asimetrik tehdit niteliğindedir: Devlet geniş alanları yüksek maliyetle korumak zorundayken suç örgütleri tek bir zayıf nokta, yozlaşmış görevli veya yeni dijital yöntem üzerinden sistemin tamamını aşmaya çalışabilmektedir. Bu sebeple her alanı güçlendirmeli, toplu mücadele adımlarını atmalıyız.
Türkiye’de son dönemde gerçekleştirilen operasyonlar, kaçakçılık ağlarının sınır illeriyle sınırlı olmadığını göstermektedir. Büyükşehirler, otoyol bağlantıları, otogarlar, havaalanları, kiralık konutlar ve kıyı bölgeleri göçmen kaçakçılığının iç lojistik zincirinde yer almaktadır. Operasyon baskısının artması, büyük hiyerarşik örgütlerin yerine daha küçük hücreler, geçici sürücüler ve sosyal medya aracılığıyla müşteri bulan organizatörlerin kullanılmasına yol açabilir. Kolluk bakışını yalnızca yakalama sayısına değil, finansal akışın, dijital iletişimin ve organizatörler arasındaki bağlantıların çözülmesine odaklanmalıdır.
Yeni göç rotaları bakımından Libya-Girit hattı, Batı Akdeniz ve Ege arasında karşılıklı bir rota kayması ihtimali doğurmaktadır. Yunanistan’ın Girit ve Gavdos’a yönelen gelişleri gerekçe göstererek geri dönüş politikasını sertleştirmesi, Orta Akdeniz baskısının Doğu Akdeniz güvenlik denklemine girdiğini ortaya koymaktadır. Bir hatta artan kontrol, diğer hattın otomatik olarak kapanmasını sağlamamakta; göçmen kaçakçıları hava koşulları, kolluk yoğunluğu, siyasi krizler ve maliyetlere göre güzergâh değiştirmektedir. Türkiye’nin rota analizleri bu nedenle Ege’yle sınırlandırılmamalı, Libya-Girit-Güney Ege bağlantısı bütünleşik biçimde izlenmelidir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Sınır Güvenliği
Türkiye’nin sınır güvenliği açısından en hassas alanı, İran sınırındaki yüksek hacimli fakat şimdilik büyük ölçüde düzenli hareketliliktir. Kapıköy, Gürbulak ve Esendere hatlarında gözlenen giriş-çıkış dengesi, kitlesel kalıcı yerleşimden çok geçici hareketliliğe işaret etmektedir. Ancak bu denge, İran’daki savaşın genişlemesi, kamu hizmetlerinin aksaması veya ekonomik sistemin ağır hasar görmesi hâlinde kısa sürede bozulabilir. Sınır planlaması yalnızca mevcut düzensiz geçiş sayısına değil, İran içindeki yerinden edilme ve Afganlara yönelik deport verilerine göre yapılmalıdır. Bölgenin yapısını göz önüne aldığımızda; dron kullanımı özellikle dağlık arazi, gece görüşü, termal tespit ve geniş alan devriyesinde insan faktörünün eksikliğini kapatabilir. Fakat teknoloji tek başına sınır güvenliği sağlamaz. Tespit edilen hareketliliğe müdahale edecek mobil birlik, olay verisini değerlendirecek analiz merkezi ve aynı kişilerin tekrar geçiş girişimlerini belirleyecek biyometrik sistem bulunmadığında gözetim kapasitesi operasyonel sonuca dönüşmeyebilir.
Sınır güvenliğinde caydırıcılık doktrini, fiziki engel ile yakalama olasılığının ötesinde düşünülmelidir. Deyim yerindeyse ‘dağları jandarma beklemez, jandarma korkusu bekler’. Kaçakçılık organizatörlerinin tutuklanması, araç ve mal varlıklarına el konulması, dijital hesaplarının kapatılması ve gelirlerinin takip edilmesi, suç ekonomisinin maliyetini yükselten asıl unsurlardır. Yalnızca düzensiz göçmenlerin yakalanmasına dayanan sistem, organizatör ağının kısa sürede yeni kişiler bulmasına engel olmayacaktır. Soruşturmalarda zincirin sürücüden organizatöre, finansöre ve uluslararası bağlantıya kadar izlenmesi gerekmektedir.
Karadeniz’de uydu sinyali karıştırma ve yanıltma girişimleri olduğu gibi çeşitli aktörler bu durumlar tedbir alırken (https://www.border-security-report.com/frontex-pilot-brings-authenticated-satellite-tracking-to-black-sea-patrols/) , Türkiye’nin de sınır güvenliği planlarına hibrit tehdit boyutunun eklenmesini gerekli kılmaktadır. Sahil güvenlik ve deniz kolluk unsurlarının yalnızca klasik GPS verisine bağımlı kalması, kriz döneminde operasyonel zafiyet yaratabilir. Doğrulanmış konumlama, yedekli navigasyon, kıyı radarları ve insanlı-insansız sistemlerin aynı ağda çalışması, deniz güvenliği bakımından önceliklendirilmelidir. Aynı teknolojik dayanıklılık, Ege’de arama-kurtarma ve kaçakçılık takibi açısından da önem taşımaktadır.
Diplomatik Etkiler
AB’nin yeni göç ve geri dönüş rejimi, Türkiye-AB ilişkilerinde göç dosyasını yeniden önemli hâle getirebilir. Avrupa’nın düzensiz geçişlerdeki düşüşü koruma isteği, Türkiye’den daha yoğun sınır kontrolü, geri kabul, bilgi paylaşımı ve transit hareketliliğin önlenmesine yönelik talepler doğuracaktır. Türkiye’nin müzakere pozisyonu, 2016 dönemindeki tek boyutlu “geçişleri durdurma karşılığında mali destek” bakışında tekrara düşmemelidir. İş birliği; düzenli göç kanalları, vize süreçleri, yük paylaşımı, teknik kapasite ve Suriye’nin yeniden inşasıyla birlikte ele alınmalı ve alınabilecek en fazla çıkarım alınmalıdır.
Üçüncü ülkelerde geri dönüş merkezleri kurulması, Türkiye’nin doğrudan veya dolaylı biçimde bu modelin parçası hâline getirilmesi ihtimalini gündeme getirebilir. Türkiye, kendi ülkesinde üçüncü ülke vatandaşları için AB adına geniş ölçekli geri dönüş merkezi kurulması veya AB’de reddedilen kişilerin sistematik biçimde Türkiye’ye yönlendirilmesi gibi seçeneklere karşı açık hukuki ve siyasi sınırlar belirlemelidir. Aksi hâlde Türkiye’nin transit ülke konumu, Avrupa’nın nihai geri dönüş alanı hâline dönüşebilir.
Suriye’ye geri dönüşler konusunda Lübnan’daki gelişmeler Türkiye’ye diplomatik hareket alanı sunmaktadır. Geri dönüşlerin yalnızca Türkiye’nin iç siyasi gündemi olmadığı, Lübnan ve diğer ev sahibi ülkeleri de ilgilendiren bölgesel bir mesele olduğu daha görünür hâle gelmiştir. Türkiye; UNHCR, IOM, Lübnan, Ürdün ve ilgili Suriye kurumlarıyla geri dönenlerin güvenlik, konut ve geçim koşullarını izleyen ortak bir bölgesel mekanizma önerebilir. Böyle bir girişim, Türkiye’nin üzerindeki tek taraflı sorumluluk algısını azaltabilir. Ayrıca bunca yıldır insani, mali ve siyasi açıdan verdiği emeği boşa çıkarmamak adına çıkarımların paylaşımında da kendisine düşeni almayı unutmamalıdır.
Risk Matrisi
Risk matrisi, yalnızca gerçekleşme ihtimalini değil olayın ortaya çıkması hâlinde Türkiye’nin sınır, kabul, diplomasi ve iç güvenlik kapasitesine verebileceği zararı birlikte değerlendirmektedir. Düşük olasılıklı fakat çok yüksek etkili gelişmeler, erken hazırlık gerektirdiği için tabloda ayrıca yer almaktadır.
Risklerin büyük bölümü tek başına değil birbirini tetikleyerek sonuç üretmektedir. İran’daki güvenlik bozulması Afgan hareketliliğini hızlandırabilir; Avrupa’daki sertleşme Ege rotalarını değiştirebilir; Suriye’nin geri dönüş kapasitesindeki yetersizlik ise yeniden Türkiye’ye yönelen ikincil hareketlilik yaratabilir. Bu nedenle kurumsal hazırlık, tek senaryoya göre değil eşzamanlı kriz ihtimaline göre yapılmalıdır.

En yüksek öncelik, olasılığı orta olsa bile etkisi çok yüksek olan İran kaynaklı ani kırılma ve birden fazla sınır havzasında eşzamanlı hareketlilik senaryolarına verilmelidir. Bu riskler gerçekleşmeden önce personel, geçici kabul, ulaşım, sağlık ve tercüman kapasitesinin hangi kurum tarafından hangi sürede devreye alınacağı belirlenmelidir.
Yüksek olasılıklı sahte belge, dijital kaçakçılık ve dezenformasyon riskleri ise günlük güvenlik uygulamalarına entegre edilmelidir. Bunlar tek seferlik kriz değil süreklilik gösteren tehditlerdir. Başarı, yapılan operasyon sayısından çok ağların yeniden yapılanma süresi, el konulan suç geliri ve tekrar kullanım oranlarıyla ölçülmelidir.
Sonuç ve Stratejik Öngörüler
Son 30 günlük dönem, göç baskısının azalmasından çok yer değiştirdiğini ve biçim değiştirdiğini göstermektedir. Avrupa sınırlarındaki tespit ve başvuru sayılarının düşmesi, küresel zorla yerinden edilmenin gerilediği anlamına gelmemektedir. Baskı; kriz ülkelerinin içinde, komşu ülkelerde, geri dönüş güzergâhlarında ve transit merkezlerde birikmektedir. Bu birikim, güvenlik veya ekonomik koşullardaki ani kırılmayla kısa sürede sınır aşan harekete dönüşebilir.
Türkiye açısından en önemli stratejik sonuç, ülkenin tek bir göç rotasının değil birbiriyle bağlantılı kriz havzalarının kesişiminde bulunmasıdır. İran ve Afganistan doğu sınırını, Suriye ve Lübnan güney sınırını, Libya ve Yunanistan deniz alanlarını, Batı Balkanlar ise Avrupa’ya yönelen ikincil hareketleri etkilemektedir. Bu nedenle ulusal göç yönetimi coğrafi olarak parçalı kurum planlarından çıkarılarak ortak veri ve erken uyarı sistemi üzerinden yürütülmelidir.
Önümüzdeki dönemde ilk erken uyarı sinyalleri; İran’dan Türkiye’ye giriş yapanların kalış sürelerindeki artış, İran’dan Afganistan’a deporların hızlanması, Suriye’ye dönenlerin yeniden sınır bölgelerine yönelmesi, Lübnan’daki toplu barınak nüfusunun yükselmesi, Girit-Gavdos hattındaki tekne hareketleri ve sahte seyahat belgesi yakalamalarındaki artış olacaktır. Bu göstergelerden birkaçının aynı anda yükselmesi, parçalı baskının birleşik krize dönüşmeye başladığını gösterecektir.
Türkiye’nin stratejik hedefi sınırları yalnızca kapatmak değil, hareketliliği öngörebilen, hukuki statüleri doğru ayırabilen, organize suç ağlarını ekonomik olarak çökerten ve uluslararası yük paylaşımını müzakere edebilen bir göç yönetimi kapasitesi kurmak olmalıdır. Caydırıcılık, koruma hukukunun alternatifi değil düzenli ve güvenli göç yönetiminin araçlarından biri olarak konumlandırılmalıdır. Güvenlik tedbirlerinin normatif zeminden kopması diplomatik ve toplumsal maliyet üretirken, yalnızca insani yaklaşım da organize suç ve kapasite aşımı risklerini yönetmekte yetersiz kalacaktır.
Gelecek ay için en gerçekçi öngörü, Türkiye’ye yönelen tek ve görünür bir kitlesel dalgadan çok, farklı güzergâhlarda artan küçük ölçekli ve karma nitelikli hareketliliklerin süreceğidir. Bu görünüm, düşük sayılar nedeniyle rehavete kapılmayı değil erken müdahale kapasitesini güçlendirmeyi gerektirmektedir. Türkiye’nin başarısı, kriz sınır kapısına ulaştığında vereceği tepkiden çok İran, Lübnan, Suriye, Afganistan, Libya ve AB’deki gelişmeleri önceden tek bir stratejik resim içinde okuyabilmesine bağlı olacaktır.
Elbette son sözümüz ‘Ebed Müddet Devlet’.
